Şabat: Tutulması Gereken Bir Gün

Şabat

Şabat: Tutulması Gereken Bir Gün

J. C. Ryle’dan (1816–1900)

Şabat’ın Yetkisi
Şabat’ın Amacı
Nasıl Tutulmalıdır
Kutsallığının Bozulduğu Yollar
Son Bir Çağrı

Günümüzde, Mesih’e iman ettiğini söyleyen herkesin ciddi dikkatini gerektiren bir konu vardır. Bu konu Hristiyan Şabatı, yani Rab’bin Günü’dür. Bu konu kendisini dikkatimizi vermeye zorlamaktadır. Ondan kaynaklanan sorular birçok kişinin zihnini meşgul etmektedir. “Şabat’ın tutulması Hristiyanlar için bağlayıcı mıdır? Bir kişiye Pazar günü işini yapmasının veya zevk peşinde koşmasının günah olduğunu söylemeye hakkımız var mıdır? Rab’bin Günü’nde halka açık eğlence yerlerinin açılması arzu edilir bir şey midir?” Bütün bunlar sürekli sorulan sorulardır. Bunlar, kesin bir cevap verebilmemiz gereken sorulardır.

Bu konu hakkında “çeşitli ve yabancı öğretiler” çoktur. Pazar günü hakkında sürekli olarak öyle iddialar ortaya atılmaktadır ki, Kutsal Kitap’ı sade ve önyargısız biçimde okuyan kişiler bunları Tanrı’nın Sözü’yle bağdaştırmayı imkânsız bulmaktadır. Bu iddialar yalnızca dünyanın bilgisiz ve dinsiz kesiminden gelseydi, Şabat’ı savunanların şaşırması için hiçbir neden olmazdı. Fakat karşılarında eğitimli ve dindar kişileri gördüklerinde şaşırmaları son derece doğaldır. Bazı çevrelerde Şabat’ın, onun en iyi dostları olması gereken kişiler tarafından yaralanması üzücü bir gerçektir.

Bu konu son derece büyük önem taşımaktadır. Kurumsal Hristiyanlığın gelişmesinin ya da çöküşünün, Hristiyan Şabatı’nın korunmasına bağlı olduğunu söylemek abartı değildir. Bugün Pazar gününü çevreleyen koruyucu çiti yıkın; Pazar okullarımız kısa zamanda sona erecektir. Rab’bin Günü’nde dünyeviliğin ve zevk arayışının selini hiçbir engel veya kısıtlama olmaksızın içeri bırakın; topluluklarımız kısa zamanda küçülecektir. Ülkede şimdi zaten gereğinden fazla dindarlık yoktur. Şabat’ın kutsallığını ortadan kaldırın, kısa zamanda çok daha azı kalacaktır. Kısacası, Rab’bin Günü’nün yasal korumasını kaldırmak kadar Şeytan’ın egemenliğini bütünüyle ilerletecek başka hiçbir şey bulunmadığına inanıyorum. Bu, imansızlar için bir sevinç; fakat Tanrı’ya karşı bir hakaret ve suç olurdu.

Şabat konusunda birkaç sade söz söylemeye çalışırken, Mesih’e iman ettiğini söyleyen herkesin dikkatini rica ediyorum. Mesih’in bir hizmetkârı, bir aile babası ve ülkemi seven biri olarak, eski Hristiyan Pazar günü adına yalvarmak zorunda olduğumu hissediyorum. Hükmüm Kutsal Yazı’nın sözleriyle açıkça ifade edilmiştir: Onu “kutsal tutalım.” Bütün Hristiyanlara öğüdüm, hem dışarıdaki hem de içerideki bütün düşmanlara karşı günün tamamı için ciddiyetle mücadele etmeleridir. Bunun uğrunda mücadele etmeye değer.

Şabat’la bağlantılı olarak incelenmesi gereken dört nokta vardır. Bunların her biri hakkında birkaç söz söylemek istiyorum.

 

1. ŞABAT’IN YETKİSİ

İlk olarak, Şabat’ın dayandığı yetkiyi ele alalım.

Bu noktanın zihnimizde açıkça karara bağlanmasını birinci derecede önemli görüyorum. Şabat’ın düşmanlarından birçoğunun gemilerini batırdığı kaya tam da burasıdır. Bize bu günün “yalnızca Yahudilere ait bir düzenleme” olduğunu ve onu kutsal tutmakla, kurban sunmaktan daha fazla yükümlü olmadığımızı söylerler. Rab’bin Günü’nün tutulmasının yalnızca Kilise’nin yetkisine dayandığını ve Tanrı’nın Sözü’nden kanıtlanamayacağını dünyaya ilan ederler.

Böyle şeyler söyleyenlerin bütünüyle yanıldıklarına inanıyorum.

Benim sarsılmaz kanaatim, bir Şabat gününün tutulmasının Tanrı’nın Ebedî Yasası’nın bir parçası olduğudur. Bu, yalnızca Yahudilere verilmiş geçici bir düzenleme değildir. Ruhban kurnazlığının ürünü olan insan yapımı bir kurum değildir. Kilise’nin yetkisiz bir dayatması değildir. Tanrı’nın bütün insanlığa yol göstermek üzere açıkladığı ebedî kurallardan biridir. Kutsal Kitap’a sahip olmayan birçok ulus bu kuralı gözden kaybetmiş ve diğer kurallar gibi onu da batıl inançların ve putperestliğin enkazı altına gömmüştür. Fakat bu kural, Âdem’in bütün çocukları için bağlayıcı olmak üzere verilmiştir.

Kutsal Yazı ne diyor? Sonuçta asıl önemli nokta budur. Kamuoyunun ne söylediğinin veya gazete yazarlarının ne düşündüğünün hiçbir önemi yoktur. Öldüğümüzde insanların mahkemesi önünde durmayacağız. Bizi yargılayacak olan, Kutsal Kitap’ın Rab Tanrısı’dır. Rab ne diyor?

(a) Yaratılış tarihine dönüyorum. Orada şöyle yazıldığını okuyorum: “Ve Allah yedinci günü mubarek kıldı, ve onu takdis etti” (Yaratılış 2:3). Şabat’ın bütün şeylerin başlangıcında anıldığını görüyorum. İnsan soyunun atasına, yaratıldığı gün beş şey verildi. Tanrı ona yaşayacağı bir yer, yapacağı bir iş, tutacağı bir buyruk, kendisine yoldaş olacak bir yardımcı ve tutacağı bir Şabat günü verdi. Tanrı’nın zihninde, Âdem’in çocuklarının artık hiçbir Şabat tutmayacakları bir zamanın geleceği düşüncesinin bulunduğuna inanmam kesinlikle mümkün değildir.

(b) Sina Dağı’nda Yasa’nın verilişine dönüyorum. On Buyruk’tan birinin bütünüyle Şabat gününe ayrıldığını ve bunun buyrukların en uzunu, en kapsamlısı ve en ayrıntılısı olduğunu görüyorum (Mısır’dan Çıkış 20:8–11). Bu On Buyruk ile Musa’nın Yasası’nın diğer bütün bölümleri arasında geniş ve açık bir ayrım görüyorum. Bunlar bütün halkın işiteceği şekilde söylenen tek bölümdü. Rab bunları söyledikten sonra Yasa’nın Tekrarı kitabı açıkça, “Ve başka bir şey demedi” der (Yasa’nın Tekrarı 5:22). Bunlar, olağanüstü bir ciddiyet taşıyan şartlar altında, gök gürlemeleri, şimşekler ve bir deprem eşliğinde verildi. Tanrı’nın Kendi eliyle taş levhalar üzerine yazdığı tek bölüm bunlardı. Sandığın içine konulan tek bölüm de bunlardı. Şabat yasasını putperestlik, cinayet, zina, hırsızlık ve benzeri şeylerle ilgili yasaların hemen yanında görüyorum. Bunun yalnızca geçici olarak bağlayıcı olması amaçlandığına inanmam kesinlikle mümkün değildir.¹

(c) Eski Antlaşma peygamberlerinin yazılarına dönüyorum. Onların Şabat’ın ihlalinden, ahlâk yasasının en korkunç ihlalleriyle yan yana tekrar tekrar söz ettiklerini görüyorum (Hezekiel 20:13, 16, 24; 22:8, 26). Şabat’ın ihlalinden, İsrail’in üzerine yargı getiren ve Yahudileri sürgüne götüren büyük günahlardan biri olarak söz ettiklerini görüyorum (Nehemya 13:18; Yeremya 17:19–27). Onların değerlendirmesine göre Şabat’ın, törensel yasanın yıkanmalarından ve temizlenmelerinden çok daha yüce bir şey olduğu bana açık görünmektedir. Kullandıkları dili okuduğumda, Dördüncü Buyruğun bir gün ortadan kalkacak şeylerden biri olduğuna inanmam kesinlikle mümkün değildir.

(d) Rabbimiz İsa Mesih’in yeryüzünde bulunduğu sıradaki öğretisine dönüyorum. Kurtarıcımızın On Buyruk’tan herhangi birini itibarsızlaştıracak tek bir söz söylediğini göremiyorum. Tam tersine, hizmetinin başlangıcında, Yasayı ortadan kaldırmak için değil, tamamlamak için geldiğini ilan ettiğini görüyorum. Bu sözleri kullandığı bölümün bağlamı da O’nun törensel yasadan değil, ahlâk yasasından söz ettiğine beni ikna etmektedir: “Sanmayın ki, ben şeriati yahut peygamberleri yıkmağa geldim; ben yıkmağa değil, fakat tamam etmeğe geldim” (Matta 5:17).

O’nun On Buyruğu, ahlâkî bakımdan doğruyla yanlışın kabul edilmiş ölçüsü olarak gösterdiğini görüyorum: “Emirleri bilirsin” (Markos 10:19). Şabat hakkında on bir kez konuştuğunu görüyorum; fakat her defasında Şabat’ın tutulması konusunda Ferisilerin Musa’nın Yasası’na eklediği batıl ilaveleri düzeltmekte, günün kutsallığını ise hiçbir zaman reddetmemektedir. Bir insan çatısındaki yosunları veya yabani otları temizlediğinde nasıl evini yıkmış olmuyorsa, Mesih de Şabat’ı ortadan kaldırmış değildir.

Her şeyden önemlisi, Kurtarıcımızın Yeruşalim’in yıkılışını önceden bildirirken Şabat’ın devam edeceğini varsaydığını görüyorum. Öğrencilerine, “Dua edin ki, kaçışınız kışta veya bir Sebt gününde olmasın” der (Matta 24:20). Bütün bunları gördüğümde, Rabbimizin Dördüncü Buyruğun diğer dokuz buyruk kadar Hristiyanlar için de bağlayıcı olmasını amaçlamadığına inanmam kesinlikle mümkün değildir.

(e) Elçilerin yazılarına dönüyorum. Orada törensel yasanın, kurbanlarının ve düzenlemelerinin geçici niteliği hakkında açık ifadeler buluyorum. Bunların “bedensel” ve “zayıf” olarak adlandırıldığını görüyorum. Bunların “gelecek şeylerin gölgesi”, “bizi Mesih’e götüren eğitici” ve “düzeltilme zamanına kadar konulmuş” oldukları söylenmektedir. Fakat yazılarında On Buyruk’tan herhangi birinin ortadan kaldırıldığını öğreten tek bir hece bile bulamıyorum.

Tam tersine, Pavlus’un, ahlâk yasasının bizi Tanrı’nın önünde aklayamayacağını kuvvetle öğretmesine rağmen, ondan büyük bir saygıyla söz ettiğini görüyorum. Efeslilere çocukların anne babalarına karşı görevini öğretirken yalnızca Beşinci Buyruğu aktarır: “Babana ve anana hürmet et — vaitle olan ilk emir budur” (Romalılar 7:12; 13:8; Efesliler 6:2; 1. Timoteos 1:8). Yakup ile Yuhanna’nın da ahlâk yasasını, yazdıkları kişiler arasında tanınan ve kabul edilen bir kural olarak gördüklerini görüyorum (Yakup 2:10; 1. Yuhanna 3:4). Bir kez daha söylüyorum: Elçiler yasadan söz ettiklerinde on buyruğu değil de yalnızca dokuz buyruğu kastettiklerine inanmam kesinlikle mümkün değildir.

(f) Mesih’in Kilisesi’ni kurmakla meşgul oldukları sırada Elçilerin uygulamalarına dönüyorum. Haftanın bir gününü kutsal gün olarak tuttuklarının açıkça belirtildiğini görüyorum (Elçilerin İşleri 20:7; 1. Korintliler 16:2). İçlerinden birinin bu günden “Rab’bin Günü” diye söz ettiğini görüyorum (Vahiy 1:10).

Şüphesiz gün değiştirilmişti: Rabbimizin dirilişinin anısına, yedinci günün yerine haftanın ilk günü olmuştu. Fakat Elçilerin bu değişikliği yapmaları için Tanrı tarafından esinlendiklerine ve aynı zamanda bu konuda kamuya açık bir kararname çıkarmamaları için hikmetle yönlendirildiklerine inanıyorum. Böyle bir kararname yalnızca Yahudilerin zihninde büyük bir kargaşa doğurur ve gereksiz yere gücenmelerine yol açardı. Bu değişikliğin yavaş yavaş gerçekleştirilmesi ve zayıf kardeşlerin vicdanlarına zorla yüklenmemesi daha uygundu.

Dördüncü Buyruğun ruhu bu değişiklikten en küçük ölçüde bile etkilenmedi. Haftanın ilk günündeki Rab’bin Günü, yedinci gündeki Şabat gibi, altı günlük çalışmanın ardından gelen bir dinlenme günüydü. Fakat Elçiler hiçbir günü diğerinden daha kutsal tutmadılarsa, neden bize “haftanın ilk günü”nden ve “Rab’bin Günü”nden böylesine belirgin biçimde söz edildiği benim için bütünüyle açıklanamazdır.

(g) Son olarak, henüz gerçekleşmemiş peygamberliklerin sayfalarına dönüyorum. Orada, son günlerde Rab bilgisi yeryüzünü kapladığında hâlâ bir Şabat bulunacağına ilişkin açık bir önbildiri görüyorum: “Yeni aydan yeni aya, ve Sebt’ten Sebt’e, bütün insanlar önümde ibadet etmeye gelecek, diyor RAB” (Yeşaya 66:23).

Bu peygamberliğin konusu kuşkusuz derindir. Bütün bölümlerini tam olarak kavrayabildiğimi iddia etmiyorum. Fakat bir şey benim için son derece kesindir: Yeryüzünde gelecek olan görkemli günlerde bir Şabat bulunacaktır; yalnızca Yahudiler için değil, “bütün insanlar” için bir Şabat. Bunu gördüğümde, Tanrı’nın Şabat’ın Mesih’in ilk gelişiyle ikinci gelişi arasındaki dönemde sona ermesini amaçladığına inanmam kesinlikle mümkün değildir. Tanrı’nın onu Kilisesi’nde ebedî bir düzenleme olarak sürdürmeyi amaçladığına inanıyorum.

Kutsal Yazı’dan çıkarılan bu kanıtlara ciddi biçimde dikkat edilmesini rica ediyorum. Bana göre, Kutsal Kitap dönemlerinde Tanrı’nın nerede bir Kilisesi olmuşsa, orada bir Şabat günü de bulunduğu son derece açıktır. Benim sarsılmaz kanaatim, Şabat’ı olmayan bir Kilisenin Kutsal Yazı’nın modeline uygun bir Kilise olmayacağıdır.²

Konunun bu kısmını, çağımızın ruhu göz önüne alındığında özellikle gerekli gördüğüm iki uyarıda bulunarak tamamlamama izin verin.

İlk olarak, Eski Antlaşma’ya gereken değeri vermemekten sakınalım. Son yıllarda, Eski Antlaşma’dan çıkarılan her dinî kanıtı küçümseyip hor görme ve böyle bir kanıt kullanan kişiyi karanlıkta kalmış, bilgisiz ve modası geçmiş biri sayma yönünde son derece talihsiz bir eğilim ortaya çıkmıştır. Eski Antlaşma’nın da Yeni Antlaşma kadar Tanrı esini olduğunu ve her iki Antlaşma’nın dininin özünde ve kökünde bir ve aynı olduğunu hatırlamakla iyi ederiz.

Eski Antlaşma tomurcuk hâlindeki Müjde’dir; Yeni Antlaşma tam açmış çiçek hâlindeki Müjde’dir. Eski Antlaşma filiz hâlindeki Müjde’dir; Yeni Antlaşma dolgun başak hâlindeki Müjde’dir. Eski Antlaşma’nın kutsalları birçok şeyi karanlık bir camdan bakar gibi gördüler; fakat imanla bizim baktığımız aynı Mesih’e baktılar ve bizim yönlendirildiğimiz aynı Ruh tarafından yönlendirildiler. Bu nedenle, Eski Antlaşma’dan çıkarılan kanıtlarla alay edenleri asla dinlemeyelim. İmansızlığın büyük bir kısmı, Eski Antlaşma’yı bilgisizce hor görmekle başlar.

İkinci olarak, On Buyruk yasasını küçümsemekten sakınalım. Birçok kişinin bu konu hakkındaki görüşlerinin ne kadar gevşek ve sağlıksız olduğunu görmek beni üzüyor. Hatta bazı din görevlilerinin bunlardan, kurbanlar ve sünnetle aynı sınıfa konulabilecek Yahudiliğin bir parçasıymış gibi büyük bir rahatlıkla söz etmelerine şaşırıyorum. Böyle kişilerin bunları her hafta topluluklarına nasıl okuyabildiklerini merak ediyorum!

Bana gelince, Mesih’in Müjdesi’nin gelişinin On Buyruğun konumunu bir kıl payı bile değiştirmediğine inanıyorum. Aksine, onların yetkisini daha da yüceltmiş ve yükseltmiştir. Uygun yerde ve doğru ölçüde olmak şartıyla, On Buyruğu açıklayıp uygulamanın, çarmıha gerilmiş Mesih’i vaaz etmek kadar önemli olduğuna inanıyorum.

İnsan günahı onlar aracılığıyla tanır. Ruh, insanlara bir Kurtarıcı’ya ihtiyaçları olduğunu onlar aracılığıyla öğretir. Rab İsa, halkına nasıl yürüyeceklerini ve Tanrı’yı nasıl hoşnut edeceklerini onlar aracılığıyla öğretir. On Buyruk kürsülerde şimdikinden daha sık açıklansaydı, bunun Kilise için iyi olacağını düşünüyorum. Her hâlükârda, Şabat meselesi hakkındaki günümüz bilgisizliğinin büyük kısmının Dördüncü Buyruk’la ilgili yanlış görüşlerden kaynaklandığından korkuyorum.

 

2. ŞABAT’IN AMACI

İncelemeyi amaçladığım ikinci nokta, Şabat’ın hangi amaçla düzenlendiğidir.

Bu konuda birkaç söz söylemenin kesinlikle gerekli olduğunu düşünüyorum. Şabat meselesinin başka hiçbir yönü hakkında bu kadar çok gülünç ve yanlış iddia ortaya atılmamaktadır. Günümüzde birçok kişi, kendilerini Şabat’ı kutsal tutmaya çağırmakla onlara gerçekten zarar veriyormuşuz gibi feryat etmektedir. Bu günün tutulmasından, sünnet ve törensel yasanın yıkanmalarıyla arınmaları gibi ağır bir boyundurukmuşçasına söz etmektedirler.

Oysa Şabat, bütün insanlığın ortak yararı için Tanrı’nın merhametle düzenlediği bir gündür. “Sebt günü insan için oldu” (Markos 2:27). Din görevlileri için olduğu kadar halk için de, toplumun bütün kesimlerinin iyiliği için verilmiştir. Bir boyunduruk değil, berekettir. Bir yük değil, merhamettir. Ağır ve yorucu bir talep değil, toplum için büyük bir yarardır. İnsanın neden kullandığını bilmeden yalnızca imanla kullanmasının emredildiği bir düzenleme değildir. Kendi ödülünü beraberinde getiren bir düzenlemedir. İnsanın bedeni ve zihni için iyidir. Uluslar için iyidir. Her şeyden önemlisi, ruhlar için iyidir.

(a) Şabat insanın bedeni için iyidir. Hepimizin bir dinlenme gününe ihtiyacı vardır. En azından bu konuda bütün hekimler aynı fikirdedir. İnsan bedeni ne kadar şaşırtıcı ve harika biçimde yaratılmış olursa olsun, düzenli dinlenme aralıkları olmadan kesintisiz çalışmaya dayanamaz. Kaliforniya’nın ilk altın arayıcıları bunu kısa zamanda öğrendiler! Birçoğu muhtemelen ne kadar düşüncesiz ve tanrısız olursa olsun ve kuşkusuz kazanç umudunun güçlü etkisiyle hareket etseler de, hayatta kalabilmeleri için yedi günden birinde dinlenmenin kesinlikle gerekli olduğunu gördüler. Bu dinlenme olmadan, altın ararken yalnızca kendi mezarlarını kazdıklarını anladılar. Çalışkan din görevlilerinin sağlıklarının bu kadar sık bozulmasının nedenlerinden birinin, bir dinlenme günü bulmakta yaşadıkları büyük güçlük olduğuna kesinlikle inanıyorum. Beden bize ihtiyaçlarını söyleyebilseydi, yüksek sesle, “Şabat gününü hatırla!” diye haykıracağından eminim.

(b) Şabat insanın zihni için iyidir. Zihnin de beden kadar dinlenmeye ihtiyacı vardır. Güçlerinin kesintisiz biçimde zorlanmasına dayanamaz; gevşeyip gücünü yeniden kazanacağı aralıklara sahip olmalıdır. Bunlar olmadan ya vaktinden önce yıpranacak ya da kırılmış bir yay gibi aniden çökecektir.

Ünlü hayırsever Wilberforce’un bu konudaki tanıklığı son derece dikkat çekicidir. Kendi dayanma gücünü yalnızca Şabat gününü düzenli olarak tutmasına bağlayabildiğini söylemiştir. Çağdaşları arasındaki en güçlü zihinlerden bazılarının sonunda birdenbire çöktüğünü ve sahiplerinin hazin sonlara sürüklendiğini gördüğünü hatırlatmış; bu tür her zihinsel çöküşte gerçek nedenin Dördüncü Buyruğun ihmal edilmesi olduğuna kanaat getirmiştir.

(c) Şabat uluslar için iyidir. Bir halkın hem karakteri hem de dünyasal refahı üzerinde çok büyük bir etkiye sahiptir. Yedi günden birinde düzenli olarak dinlenen bir halkın, hiç dinlenmeyen bir halka göre bir yıl içinde hem daha çok hem de daha iyi iş yapacağına kesinlikle inanıyorum. Elleri daha güçlü, zihinleri daha berrak olacak; dikkat etme, kendini işe verme ve kararlılıkla sebat etme güçleri çok daha büyük olacaktır.³

(d) Son olarak, fakat önem bakımından son olmayarak, Şabat insanın ruhu için bütünüyle iyidir. Ruhun da zihin ve beden kadar ihtiyaçları vardır. Ruh, çıkarlarının sürekli olarak gözden uzaklaştırılma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu, aceleci ve hareketli bir dünyanın ortasındadır. Bu çıkarlara gereğince dikkat edilebilmesi için özel bir gün ayrılmalıdır. Ruhlarımızın durumunu incelemek için düzenli olarak tekrarlanan bir zaman bulunmalıdır. Ebedî göğe hazır olup olmadığımızı sınayacak ve ortaya çıkaracak bir gün olmalıdır. Bir insanın Şabat’ını elinden alın; dini kısa zamanda hiçbir şeye dönüşür. Genel bir kural olarak, “Şabat yok”tan “Tanrı yok”a doğru düzenli bir iniş vardır.

Birçok kişinin, “Din, günleri ve belirli zamanları tutmaktan ibaret değildir” dediğini iyi biliyorum. Onlarla aynı fikirdeyim. Ruhlarımızın kurtulması için Şabat’ı tutmaktan daha fazlasının gerektiğinin bütünüyle farkındayım. Fakat böyle kişilerin, insanlara hiçbir günü kutsal tutmamayı öğreten dinin ne tür bir din olduğunu bize açıkça söylemelerini isterim.

Gerçek bir Hristiyan için “her günün kutsal olması gerektiğini” savunan ve bu gerekçeyle haftanın ilk gününün özellikle kutsal kılınmasını uygun görmeyen bazı iyi insanların bulunduğunu da biliyorum. Bu kişilerin vicdanî kanaatlerine saygı duyuyorum. “Her güne yayılan bir dini” savunmak ve yalnızca Şabat gününe özgü bir Hristiyanlığa karşı çıkmak konusunda herkes kadar ileri giderdim. Fakat bu düşüncenin yanlış ve Kutsal Yazı’ya aykırı olduğuna kanaat getirdim.

İnsan doğasını olduğu gibi ele aldığımızda, her günü Rab’bin Günü olarak görmeye çalışmanın, sonunda hiçbir Rab’bin Günü’nün kalmamasına yol açacağına inanıyorum. Sürekli dua etmemiz gerektiği gerekçesiyle, kişisel dua için belirli zamanlar ayırmanın yanlış olduğunu herhâlde ancak koyu bir fanatik söylerdi. Dünyaya sağduyu gözüyle bakanların pek azı, dinin insanlar üzerinde tam etkisini gösterebilmesi için haftanın bir gününün bu amaca ayrılması gerektiğini göremeyecektir.

Bunu bilsek de bilmesek de Şabat’ımız en değerli hazinelerimizden biridir. Bedenlerimiz, zihinlerimiz ve ruhlarımız için iyidir. Onun hakkında, meşhur söz gerçekten kullanılabilir: “Bir ulusun en ucuz savunmasıdır.”

 

3. NASIL TUTULMALIDIR?

Üçüncü olarak, Şabat’ın nasıl tutulması gerektiğini göstermeyi amaçlıyorum.

Bu, üzerinde büyük görüş ayrılıklarının bulunduğu bir konudur; Şabat’ın dostları bile bu konuda tam bir görüş birliği içinde değildir. Sanırım birçok kişi bir Şabat’ın bulunmasını benim kadar kuvvetle savunur, fakat benim savunduğum Şabat’ı savunmaz. Ben yalnızca Kutsal Yazı’da açıklandığı şekliyle Tanrı’nın isteğinin ne olduğunu belirtmek istiyorum.

Bir kez ve açıkça söylemeliyim ki, Yahudi Şabatı değil, Hristiyan Şabatı istediklerini söyleyenlerle bütünüyle aynı fikirde olamam. Böyle kişilerin ne demek istediklerini açıkça bildiklerinden kuşkuluyum. Ferisice bir Şabat’a karşı çıkıyorlarsa onlarla aynı fikirdeyim; fakat Musa’nın Şabat’ına karşı çıkıyorlarsa, söylediklerini iyice düşünmelerini isterim. Eski Antlaşma Şabatı’nın Musa tarafından Hristiyan Pazar gününden daha katı biçimde tutulmasının amaçlandığına dair açık bir kanıt bulamıyorum.

Öyleyse Şabat gününün nasıl tutulması konusunda Tanrı’nın isteği nedir? Dördüncü Buyruk’ta bize yol göstermek üzere iki genel kural konulmuştur ve bütün meseleler bu kurallara göre karara bağlanmalıdır.

Şabat hakkındaki açık kurallardan biri, onun bir dinlenme günü olarak tutulması gerektiğidir. Bedenle veya zihinle yapılan her türlü iş, mümkün olduğu ölçüde bırakılmalıdır: “Sen, oğlun, kızın, kölen, cariyen, hayvanların ve kapılarında olan garibin hiçbir iş yapmayacaksınız.” Zorunluluk ve merhamet işleri yapılabilir. Rabbimiz İsa Mesih bunu bize öğretir; ayrıca bu tür işlerin Eski Antlaşma döneminde de yapılmasının uygun olduğunu gösterir. Şöyle der: “Davud’un ne yaptığını okumadınız mı?” Yine: “Yahut Sebt gününde kâhinlerin mabette Sebti bozdukları hâlde suçsuz olduklarını şeriatte okumadınız mı?” (Matta 12:3, 5). Kısacası, ister kendi hayatımızı ister diğer yaratıkların hayatını korumak ve sürdürmek için gerekli olan ya da insanların ruhlarına iyilik etmek amacıyla yapılan her şey, Şabat gününde günah işlenmeden yapılabilir.

Şabat hakkındaki diğer büyük kural, onun kutsal tutulması gerektiğidir. Altın buzağıya tapınanların yaptığı gibi, “kavm yemek ve içmek için oturdu, ve oynamak için kalktılar” şeklinde bedensel ve şehvetli bir dinlenme günü olmamalıdır (Mısır’dan Çıkış 32:6). Özellikle kutsal bir dinlenme olmalıdır. Mümkün olduğu ölçüde ruhun meseleleriyle ilgilenilen, öteki dünyanın işleri üzerinde düşünülen ve Tanrı’yla ve Mesih’le paydaşlığın sürdürüldüğü bir dinlenme olmalıdır. Kısacası, bunun “Allahın RABBİN Sebti” olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır (Mısır’dan Çıkış 20:10).

Bu iki genel kurala dikkat edilmesini rica ediyorum. Şabat’la ilgili bütün meselelerin bu kurallarla güvenli biçimde sınanabileceğine inanıyorum. Bu kuralların sınırları içinde insan doğasının her meşru ve makul ihtiyacının bütünüyle karşılandığına ve bu sınırları aşan her şeyin günah olduğuna inanıyorum.

Ben Ferisi değilim. Altı yorucu gün boyunca kapalı bir odada çalışmış hiçbir emekçi, Pazar günü bedenini dinlendirecek meşru bir rahatlamaya karşı çıktığımı sanmasın. Toplu ibadete gitmenin yerini almaması, gerçekten sakin olması ve İshak’ın yürüyüşüne benzemesi şartıyla, Pazar günü sessiz bir yürüyüş yapılmasında hiçbir sakınca görmüyorum (Yaratılış 24:63). Rabbimizin ve öğrencilerinin Şabat günü ekin tarlalarından geçtiklerini okuyoruz. Söylediğim yalnızca şudur: Özgürlüğü başıboşluğa dönüştürmekten sakının; kendinize rahatlık ararken başkalarının ruhlarına zarar vermekten sakının; bedeninizin yanında bir ruhunuzun da bulunduğunu hiçbir zaman unutmayın.

Ben fanatik değilim. Yorgun hiçbir emekçinin, ona Şabat’ı kutsal tutmasını söylediğimde ne demek istediğimi yanlış anlamasını istemem. Kimseye Pazar günü hiç ara vermeden bütün gün dua etmesi, bütün gün Kutsal Kitap okuması, bütün gün kilisede bulunması veya bütün gün derin düşüncelere dalması gerektiğini söylemiyorum. Söylediğim yalnızca, Pazar dinlenmesinin kutsal bir dinlenme olması gerektiğidir. Tanrı göz önünde tutulmalıdır; Tanrı’nın Sözü incelenmelidir; Tanrı’nın evine gidilmelidir; ruhun meselelerine özel önem verilmelidir. Günün bu şekilde kutsal tutulmasını engelleyen her şeyden mümkün olduğu ölçüde kaçınılması gerektiğini söylüyorum.

Kasvetli bir dinin hayranı değilim. Hiç kimse Pazar gününün üzüntü ve mutsuzluk günü olmasını istediğimi sanmasın. Her Hristiyan’ın mutlu olmasını isterim. “İmanda sevinç ve esenlik” içinde bulunmasını ve “Tanrı’nın yüceliği umuduyla sevinmesini” isterim. Herkesin Pazar gününü yedi günün en aydınlık ve en sevinçli günü olarak görmesini isterim. Savunduğum biçimdeki bir Pazar gününü yorucu bulan herkese, yüreğinin durumunda üzücü derecede yanlış bir şey bulunduğunu söylerim. “Kutsal” bir Pazar gününden zevk alamıyorsa, kusurun günde değil, kendi ruhunda olduğunu açıkça söylerim.

Birçok kişinin Şabat’ı tutma ölçüsünü gereğinden fazla yükselttiğimi düşüneceğine kolaylıkla inanabilirim. Düşüncesiz ve dünyevi kişiler, para ve zevk düşkünleri, imkânsız bir şey talep ettiğimi söyleyeceklerdir. Böyle iddialarda bulunmak kolaydır. Bir Hristiyan’ın sorması gereken tek soru şudur: “Kutsal Kitap ne öğretiyor?” Tanrı’nın doğruya ilişkin ölçüsü insanın ölçüsüne indirilmemelidir; tersine, insanın ölçüsü Tanrı’nın ölçüsüne yükseltilmelidir.

Şabat’ı tutma konusunda, her Kilise’den ve ulustan en iyi ve en kutsal Hristiyanların neredeyse istisnasız savundukları ölçüden başka bir ölçüyü savunmuyorum. Bu noktada aralarında bulunan uyumu görmek olağanüstüdür. Dinin diğer meselelerinde büyük ölçüde farklı düşünmüşlerdir. Şabat’ın kutsal tutulmasını hangi temellere dayanarak savunacakları konusunda bile anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Fakat “Rab’bin Günü nasıl tutulmalıdır?” şeklindeki uygulamalı soruya gelindiğinde, aralarındaki birlik gerçekten şaşırtıcıdır.

Son olarak, gelecekte olacak şeyler hakkında sakin ve akılcı biçimde düşünmenin sağduyulu her insanı götüreceği ölçüden başka bir Şabat ölçüsü istemiyorum. Gerçekten bir gün ölüp bu dünyayı terk edecek miyiz? Başka bir varoluş hâlinde Tanrı’nın önüne çıkacak mıyız? Bunlar gerçek midir, değil midir?

Eğer gerçekse, insanlardan yedi günün birini Tanrı’ya vermelerini istemek kesinlikle fazla değildir. Şabat’ı öteki dünyaya özel bir hazırlık içinde geçirerek, o dünyaya uygun olup olmadıklarını sınamalarını istemek de fazla değildir. Sağduyu, akıl ve vicdanın hep birlikte şunu söyleyeceğine inanıyorum: Haftanın bir gününü Tanrı’ya ayıramıyorsak, bir gün ölecek olan insanların yaşaması gerektiği gibi yaşamıyoruz demektir.

 

4. KUTSALLIĞININ BOZULDUĞU YOLLAR

Son olarak, Şabat’ın kutsallığının bozulduğu bazı yolları açığa çıkarmayı amaçlıyorum.

Dikkate alınması gereken iki tür Şabat ihlali vardır. Birincisi, binlerce kişinin sürekli olarak suçlu bulunduğu daha özel nitelikteki ihlaldir; bu ancak insanların vicdanları uyandırılarak önlenebilir. İkincisi ise daha açık ve toplumsal nitelikteki ihlaldir; buna ancak kamuoyunun baskısı ve yasanın güçlü eliyle çare bulunabilir.

Şabat’ın özel olarak ihlal edilmesinden söz ettiğimde, çevresine bakan herkesin yaygın olduğunu görebileceği, Pazar gününü dikkatsizce, düşüncesizce ve dünyevi biçimde geçirmeyi kastediyorum. Ne kadar çok kişi Rab’bin Günü’nü ziyafetler verme günü, hesaplarını gözden geçirip defterlerini düzenleme günü, gereksiz yolculuklar yapıp dünyevi işlerini sessizce yürütme günü, gazete veya roman okuma günü, siyaset ve boş dedikodu hakkında konuşma günü; kısacası Tanrı’ya ait şeyler dışında her şey için kullanılan bir gün hâline getiriyor!

Bütün bunlar yanlıştır, kesinlikle yanlıştır. Binlerce kişinin bu konu üzerinde hiçbir zaman düşünmediğine inanıyorum. Bilgisizlikten ve düşüncesizlikten günah işliyorlar. Yalnızca başkalarının yaptığını yapıyorlar; Pazar gününü yalnızca babalarının ve dedelerinin kendilerinden önce geçirdiği gibi geçiriyorlar. Fakat bu, gerçeği değiştirmez.

Pazar gününü tarif ettiğim şekilde geçirmenin “günü kutsal tutmak” olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değildir. Bu, Dördüncü Buyruğun hem harfine hem de ruhuna açıkça aykırıdır. Bin olayın birinde bile zorunluluk veya merhamet gerekçesine sığınmak mümkün değildir. Şabat’ın bu şekilde ihlal edilmesi küçük ve önemsiz görünebilir; fakat insanları Tanrı’yla paydaşlıktan ve O’nun Gününden yarar görmekten alıkoyan şeyler tam olarak bunlardır.

Şabat’ın açıkça ve toplumsal olarak ihlal edilmesinden söz ettiğimde, büyük şehirlerin çevresinde Pazar günleri göze çarpan çok sayıdaki açık ve utanmaz uygulamayı kastediyorum. Dükkânların açık tutulmasından ve Pazar günleri alım satım yapılmasından söz ediyorum. Özellikle toplu taşıma araçlarıyla düzenlenen Pazar gezilerinden, halka açık eğlence yerlerinin açılmasından ve günümüzde birçok kişinin Rab’bin Günü’nün ilahî yetkisini hiçe sayarak onun kutsallığını bozmak için gösterdiği cüretkâr çabalardan söz ediyorum. “Sebt gününü takdis etmek için onu hatırında tut.”

Bütün bu konularda zihnimde en küçük bir kuşku bile yoktur. Şabat’ı bu biçimlerde geçirmek yanlıştır, kesinlikle yanlıştır. Kutsal Kitap Kutsal Kitap ve Dördüncü Buyruk Dördüncü Buyruk olarak kaldığı sürece, başka bir sonuca varmaya cesaret edemem. Bunların hepsi yanlıştır.

Pazar gününü bu biçimlerde geçirmenin hiçbiri zorunluluk veya merhamet işi değildir. Bunlarla Rab İsa’nın Şabat gününde yapılmasının uygun olduğunu açıkladığı işler arasında en küçük bir benzerlik yoktur. Hasta bir kişiyi iyileştirmek veya bir öküzü ya da eşeği çukurdan çıkarmak başka bir şeydir; eğlence gezilerine çıkmak veya konserlere, tiyatrolara, danslara ve sinemalara gitmek ise bambaşka bir şeydir. Aralarındaki fark ışıkla karanlık arasındaki fark kadar büyüktür.

Pazar gününü bu şekillerde geçirmenin hiçbiri kutsallığa yöneltmez veya göğe doğru ilerlememize yardımcı olmaz. Kesinlikle hayır! Bütün tecrübeler, insana göğe giden yolu öğretmek için sanatın ve tabiatın güzelliklerinden daha fazlasının gerektiğini göstermektedir.

Pazar gününü bu şekilde geçirmek, denendiği hiçbir yerde şimdiye kadar ahlâkî veya ruhsal bir yarar sağlamamıştır. Bu uygulamalar İtalya’da, Almanya’da ve Fransa’da yüzlerce yıldır denenmiştir. Pazar eğlenceleri ve sporları kıta Avrupası’nın şehirlerinde uzun zamandır uygulanmaktadır. Fakat bizim onları taklit etmek istememizi gerektirecek ne gibi bir yarar elde etmişlerdir? Londra’daki bir Pazar gününü Paris’teki veya kıtanın diğer şehirlerindeki Pazar gününe benzetmekle ne gibi bir kazanç elde edeceğiz? Bu, daha iyiye değil, daha kötüye doğru bir değişiklik olurdu.

Son olarak, Pazar gününü bu şekilde geçirmek çok sayıda insanın ruhuna acımasızca zarar verir. İnsanlar Pazar gününü yolculuk ve gezi günü hâline getirirse, toplu taşıma araçları binlerce kişi çalıştırılmadan işletilemez. Eğlence yerleri de onları kullananlara hizmet edecek çok sayıda insan çalıştırılmadan Pazar günleri açılamaz.

Peki bütün bu talihsiz insanların ölümsüz ruhları yok mudur? Onların da herkes kadar bir dinlenme gününe ihtiyaçları yok mudur? Kuşkusuz vardır. Fakat Şabat’ın bu açık ihlallerine izin verildiği sürece, Pazar günü onlar için Pazar günü değildir. Hayatları uzun ve kesintisiz bir çalışma, çalışma ve durmadan çalışma zincirine dönüşür. Kısacası, başkaları için eğlence olan şey onlar için ölüme dönüşür.

Zevk peşinde koşulan kıta Avrupası tarzı bir Şabat’ın herhangi bir kimseye merhamet olduğu düşüncesi bir yana bırakılsın! Buna merhamet demek büyük bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Böyle bir Şabat hiç kimse için gerçek merhamet değildir; bazı kişiler için ise gerçek bir fedakârlık anlamına gelir.

Bunları üzüntüyle yazıyorum. Bu sözlerin yurttaşlarımın ne kadar çoğu için geçerli olduğunu iyi biliyorum. Büyük şehirlerde birçok Pazar günü geçirdim. Rab’bin Günü’nün kalabalıklar tarafından nasıl dünyevilik günü, tanrısızlık günü, bedensel eğlence günü ve çoğu zaman da günah günü hâline getirildiğini kendi gözlerimle gördüm. Fakat hastalığın yaygınlığı onu açığa çıkarmamıza engel olmamalıdır. Gerçek söylenmelidir.

Şabat’ı tarif ettiğim şekilde açıkça ihlal edenlerin davranışlarından çıkarılması gereken genel bir sonuç vardır. Onlar şu anda dünyada “Tanrısız” olduklarını açıkça göstermektedirler. Eski zamanlarda, “Yeni ay ne zaman geçecek de zahire satalım? Sebt ne zaman bitecek?” ve “Ne yorucu!” diyenlere benzerler (Amos 8:5; Malaki 1:13).

Bu korkunç bir sonuçtur, fakat bundan kaçınmak mümkün değildir. Kutsal Yazı, tarih ve tecrübe hep birlikte bize Rab’bin Sözü’nden, Rab’be hizmetten, Rab’bin halkından ve Rab’bin Günü’nden zevk almanın daima birlikte bulunacağını öğretir.

Pazar günü zevk peşinde koşanlar kendi aleyhlerine tanıklık ederler. Her hafta davranışlarıyla şunu ilan ederler: “Tanrı’dan hoşlanmıyoruz; O’nun üzerimizde egemenlik sürmesini istemiyoruz.”

Birçok büyük ve bilgili kişinin Pazar eğlencelerinde, sporlarında ve zevklerinde hiçbir sakınca görmemesi, söylediklerime karşı en küçük bir kanıt oluşturmaz. Dinî meselelerde bir şeyi kimin yaptığı önemli değildir. Belirlenmesi gereken tek nokta, “O şey doğru mudur?” sorusudur.

Kutsal Kitap’a dayanarak duralım ve onun öğretisine sımsıkı sarılalım. Başkaları neyi uygun görürse görsün, hükmümüz daima şu olsun: Yedi günden biri, hem de bütün bir gün, Tanrı için kutsal tutulmalıdır.

 

SON BİR ÇAĞRI

Şimdi bu sayfaları okuyabilecek çeşitli kesimlerden insanlara son bir söz söylemek istiyorum. Bir dost olarak yazıyorum. Beni tarafsızca ve sabırla dinlemenizi rica ediyorum.

(1) İlk olarak, Şabat’ı ihlal etmeyi alışkanlık hâline getirmiş olan herkese sesleniyorum. Onu ister açıkça ister özel yaşamınızda, ister başkalarıyla birlikte ister yalnızken ihlal edin, size söyleyecek birkaç sözüm var.

Şimdiki davranışınızın hesabını Yargı Günü’nde nasıl vereceğinizi ciddi biçimde düşünmenizi istiyorum. Bu soruyu ciddiyetle vicdanınıza sunuyorum. Tanrı’nın önüne çıkmaya ne kadar bütünüyle hazırlıksız olduğunuzu sessizce ve sakince düşünmenizi istiyorum. Sonsuza dek yaşayamazsınız; bir gün uzanıp ölmek zorundasınız. Gelecek dünyadaki büyük yargılamadan kaçamazsınız; büyük beyaz tahtın önünde durmak ve bütün yaptıklarınızın hesabını vermek zorundasınız. Bunlar büyük gerçeklerdir ve doğru olduklarını biliyorsunuz. Bunu bilerek tekrar ediyorum: İnsanların uydurduğu bir masalı benimsemeye ve o zavallı, kolay inanan yaratık, yani bir kuşkucu olmaya hazır değilseniz, bu şeylerin doğru olduğunu biliyorsunuz.

Tanrı’yla karşılaşmaya ve O’na hesap vermeye hazırlığınız nerede? O’nun huzurunda, kutsalların ve meleklerin topluluğunda sonsuzluğu geçirmeye hazır oluşunuz nerede? Evet, haklı olarak sorabilirim: Nerede? Buna cevap veremezsiniz.

Yedi günden birini bile Tanrı’ya veremiyorsunuz! Bir gün mahkemesinin önünde duracağınız Kişi hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışmak için zamanınızın yedide birini ayırmak sizi yoruyor!

Ey Şabat’ı ihlal eden kişi, yollarını düşün ve hikmetli ol!

Pazar günü dünyaya ne kötülük yaptı ki ondan bu kadar nefret ediyorsunuz? Tanrı size ne kötülük yaptı ki O’nun yasalarına böylesine inatla sırtınızı dönüyorsunuz? Hristiyan inancı insanlığa ne zarar verdi ki onun fazlasından bu kadar korkuyorsunuz? Üzerinizdeki göklere bakın ve ebedî Tanrı olan kudretli Varlığı düşünün.

Tanrı’nın evine gidin ve Müjde’nin vaaz edilişini dinleyin. Geçmiş günahlarınızı Lütuf Tahtı’nın önünde itiraf edin ve “O’nun Oğlu İsa’nın kanı bizi her günahtan temizler” sözüne göre, o kan aracılığıyla bağışlanma dileyin. Pazar günündeki vaktinizi, ebedî şeyler üzerinde sessizce ve ciddi biçimde düşünebileceğiniz şekilde düzenleyin. Sizi yalnızca bu dünya hakkında konuşmaya yöneltecek kişilerden uzak durun. Uzun zamandır ihmal ettiğiniz Kutsal Kitap’ınızı elinize alın ve sayfalarını inceleyin.

Bunu yapın; bir hafta bile gecikmeden yapın! Başlangıçta zor olabilir, fakat bunun uğrunda mücadele etmeye değer. Bunu yapın; hem bu yaşamda hem de sonsuzlukta sizin için iyi olacaktır.

(2) İkinci olarak, işçi kesimine mensup olan veya işçilerin durumuyla ilgilendiğini söyleyen herkese sesleniyorum.

Rab’bin Günü’nün kutsallığının şimdi olduğundan daha açık biçimde çiğnenmesini isteyen, fakat yine de size “işçi sınıfının dostları” olduklarını söyleyen kişilerin sizi kandırmasına ve aldatmasına asla izin vermemenizi rica ediyorum. Bana inanın, gerçekte onlar işçilerin en kötü düşmanlarıdır. Onların yüklerini artırmanın en kesin yolunu izlemektedirler. Büyük olasılıkla bunu amaçlamıyorlar; fakat gerçekte onlara acımasızca zarar veriyorlar.

Pazar günlerimiz bir gün oyun ve eğlence günlerine dönüştürülürse, çok geçmeden emek ve çalışma günlerine dönüşeceklerinden emin olun. Bunun önlenebileceğini düşünmek boşunadır. Başka ülkelerde hiçbir zaman önlenemedi; kendi ülkemizde de önlenemezdi.

İngiltere’deki bütün emekçilerin bu Şabat meselesi konusunda aldatılmayacağını içtenlikle umuyorum. Yeryüzündeki bütün insanlar arasında bu meselede en büyük çıkara sahip olanlar onlardır. Bu konuda hiç kimsenin onlar kadar kaybedecek şeyi ve onlar kadar az kazanacağı şey yoktur.

(3) Daha sonra, Şabat’a saygı duyduğunu söyleyen ve onun niteliğinin değiştirilmesini istemeyen herkese sesleniyorum.

Şabat gününü kutsal tutmakta şimdiye kadar olduğunuzdan daha titiz olup olamayacağınızı düşünmenizi istiyorum. Ne yazık ki birçok çevrede bu konuda büyük bir gevşeklik bulunduğundan korkuyorum. Dördüncü Buyruğu ihlal etmeyi hiç düşünmeyen birçok kişinin bile onun buyruklarına itaat etme biçiminde suçlanmayı hak edecek kadar düşüncesiz ve dikkatsiz olduğundan korkuyorum.

Dünyanın, kiliseye giden birçok saygın ailenin Pazar gününe olması gerekenden çok daha fazla girdiğinden korkuyorum. Birçok kişinin Şabat’ı kendisi tuttuğu hâlde, başkalarına onu kutsal tutma fırsatı vermediğinden korkuyorum. Evlerindeyken Rab’bin Günü’nü dıştan büyük bir uygunlukla geçiren birçok kişinin yurt dışına çıktığında Şabat’ı ağır biçimde ihlal ettiğinden korkuyorum. Yüzlerce Britanyalı yolcunun, Avrupa kıtasında Pazar günleri kendi ülkelerinde asla yapmayacakları şeyleri yaptığından korkuyorum.

Bu ciddi bir kötülüktür. Rab’bin Günü’nü gerçekten seviyorsak, sevgimizi onu geçirme biçimimizle kanıtlayalım. Nerede bulunursak bulunalım, ister ülkemizde ister yurt dışında, ister Protestan ister Roma Katolik ülkelerinde olalım, Pazar günündeki davranışımız o güne yaraşır olsun.

Rab’bin gözlerinin her yerde olduğunu ve Dördüncü Buyruğun kendi ülkemizde olduğu kadar İtalya’da, İsviçre’de, Almanya’da veya Fransa’da da bizim için bağlayıcı olduğunu asla unutmayalım. Son olarak, fakat önem bakımından son olmayarak, Dördüncü Buyruğun kendimizden söz ettiği kadar “kölemizden ve cariyemizden” de söz ettiğini hatırlayalım.

(4) Son olarak, Rab İsa Mesih’i içtenlikle seven ve O’nun davası için gayretli olan herkese sesleniyorum.

Rab’bin Günü’nün kutsallığını korumak için şimdiye kadar aldığımızdan çok daha etkili tedbirler almanın bütün gerçek Hristiyanların ciddi bir görevi olup olmadığını düşünmenizi istiyorum.

Rab’bin Günü’nü savunmak için dernekler kuruyor ve Pazar günleri yapılan ticareti durdurmak amacıyla Parlamentoya birbiri ardınca yasa tasarıları sunuyoruz. Fakat bu yeterli midir? Hayır, değildir!

Gerçek söylenmelidir: Daha temelden başlamalıyız. İnsanları yalnızca Parlamento yasalarıyla dindar hâle getiremeyiz. Yanlışı yasaklamanın yanında doğruyu da öğretmeliyiz. Kötülüğü bastırmanın yanında onu önlemeye de çalışmalıyız. Üzüntü duyduğumuz kötülüklerin köküne darbe vurmalıyız.

Şimdi her hafta Şabat’ı ihlal eden büyük erkek ve kadın topluluklarına Müjde’yi ulaştırmaya çalışmalıyız. Onlara daha iyi bir yol göstermeliyiz. Şabat’ı ihlal etme kaynağını farklı kanallara yönlendirmeli ve suları taştığında yalnızca önüne set çekmekle yetinmemeliyiz.

Bu hususları Rab İsa Mesih’i içtenlikle seven herkesin dikkatine sunuyorum. Londra, Manchester, Liverpool, Glasgow ve diğer büyük şehirler bütünüyle müjdelenirse, bütün Şabat ihlallerinin köküne öldürücü bir darbe vurmuş olursunuz.

Açık gerçek şudur: Günümüzde Şabat’ın ihlal edilmesi, canlı imanın düşük durumda olduğunu gösteren birçok kanıttan biridir. Çok geç olmadan hepimizin hikmet öğrenmesi ve yollarımızı düzeltmesi için Tanrı’ya dua ediyorum.

Mesih için daha çok çalışmaya ihtiyacımız vardır. Kilise’nin her kolunda Elçilerin eski yollarına dönmeye ihtiyacımız vardır. İlk amacı kendi bölgesindeki her eve girerek Mesih’in çarmıhının öyküsünü anlatmak olan bir hizmetkârlar kuşağına ihtiyacımız vardır.

Büyük şehirlerimize Müjde daha kapsamlı biçimde ulaştırılmadıkça, ŞABAT’I KUTSAL TUTMAK İÇİN mücadele etmekten hiçbir zaman kurtulamayacağız.

 

Notlar

1. Bilgin Piskopos Andrewes, Dördüncü Buyruğu törensel ve yalnızca geçici olarak bağlayıcı saymanın tehlikeli bir şey olduğunu hikmetle belirtir: “O zaman Papistler İkinci Buyruğun da törensel olduğunu ileri süreceklerdir; iki yerine üç, ardından dört ve beş, sonra da bütün buyrukların törensel sayılmaması için hiçbir neden kalmaz.” — “Biz, bütün törenlerin Mesih’in ölümüyle sona erdiğini ve yürürlükten kaldırıldığını kabul ediyoruz; fakat Şabat sona ermemiştir.” — Piskopos Andrewes, Ahlâk Yasası Üzerine, 1642.

2. Önde gelen hizmetkârlardan alınan aşağıdaki sözler de buraya eklenmiştir. Bilgin ilahiyatçıların Rab’bin Günü’nün ilahî yetkisini reddettiklerinin bize bu kadar sık söylendiği günümüz gibi bir dönemde, okuyucuya bütünüyle farklı bir görüş benimseyen başka ilahiyatçıların, hatta son derece bilgili bazılarının da bulunduğunu göstermek yararlı olabilir.

BAXTER’IN NE SÖYLEDİĞİNİ DİNLEYELİM: “Elçilerin günlerinden bugüne kadar dünyanın her yerindeki bütün Mesih Kiliselerinin değişmez uygulaması, Elçilerin bu amaç için ayırdığı bir gün olarak Rab’bin Günü’nde toplu ibadet için bir araya gelmek olmuştur. Hatta bu kanaat ve uygulama o kadar evrenseldi ki, yakın zamanlara kadar buna karşı çıktığı veya itiraz ettiği kanıtlanabilecek tek bir Kilise, tek bir yazar ya da okuduğumu hatırladığım tek bir sapkın bile yoktur.” — Baxter, Rab’bin Günü’nün İlahi Olarak Tayin Edilişi Üzerine, 1680.

ŞİMDİ DE LIGHTFOOT’U DİNLEYELİM: “Haftanın ilk günü her yerde Hristiyan Şabatı olarak kutlanıyordu. Ayrıca gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur: Kutsal Yazı’dan anlaşıldığı kadarıyla, bu mesele hakkında hiçbir yerde bir tartışma yaşanmamıştır. Sünnet ve Yahudi dininin diğer hususlarının korunup korunmaması gerektiği konusunda tartışmalar vardı; fakat Şabat’ın değiştirilmesi hakkında hiçbir yerde bir tartışma okımıyoruz. Gerçekten de Müjde’ye iman eden bazı Yahudiler, başka bazı konularda eski Yahudiliklerinden izler taşımaya devam ettikleri gibi, günlerin tutulması konusunda da bunu yaptılar (Romalılar 14:5; Galatyalılar 4:10). Fakat yine de Rab’bin Günü’nü reddetmediler veya ihmal etmediler. Onu kutladılar ve görüldüğü kadarıyla bu konuda hiçbir tereddütleri yoktu; ancak eski bayram günlerini de korumak istiyorlardı. Rab’bin Günü’nün kutlanıp kutlanmaması gerektiğini hiç tartışmadılar; tartıştıkları şey, Yahudi Şabatı’nın da ayrıca kutlanması gerekip gerekmediğiydi.” — Lightfoot’un Eserleri, cilt XII, s. 556, 1670.

Yedinci gün Şabatı’ndan Rab’bin Günü’ne geçiş konusunun tamamı, Piskopos Daniel Wilson’ın Rab’bin Günü Üzerine Vaazlar adlı eserinde son derece başarılı biçimde ele alınmıştır.

3. “İngiltere’de, yüzyıllar boyunca yedi günden birinde çalışmayı bıraktığımız için daha yoksul değil, daha zenginiz. O gün kaybedilmiş değildir. Üretim durduğunda, saban tarladaki oluğun içinde kaldığında, Borsa sustuğunda ve fabrikalardan duman yükselmediğinde, ulusların zenginliği bakımından en yoğun çalışma günlerinde gerçekleşen herhangi bir süreç kadar önemli bir süreç devam etmektedir. Makinelerin makinesi olan insan — Watt’ların ve Arkwright’ların bütün düzeneklerinin yanında değersiz kaldığı o makine — onarılmakta ve yeniden kurulmaktadır; böylece Pazartesi günü işine daha berrak bir zihinle, daha canlı bir ruhla ve yenilenmiş bedensel güçle dönmektedir.” — Macaulay’ın On Saatlik Çalışma Yasa Tasarısı hakkındaki konuşması, Konuşmalar, ss. 450, 453, 454.

Ünlü Blackstone şöyle der: “Yedi günden birini, toplu ibadetin yanı sıra dinlenme ve yenilenme zamanı olarak kutsal tutmak, yalnızca sivil bir kurum olarak değerlendirildiğinde bile bir devlete olağanüstü yarar sağlar.” — Blackstone’un Şerhleri, cilt 4, s. 63.

Sayfanın başına dön