Boğulmakta Olan Adamın Benzetmesi
Sevgili dostlar:
“İradenin köleliği”, “yalnızca lütufla kurtuluş” ve “seçim” konusundaki Kutsal Kitap öğretilerine karşı çıkan samimi bir Hristiyanla karşılaşmış olabilirsiniz; böyle biri, kurtulmamış insanı boğulmakta olan bir adama benzeten yaygın kurtuluş benzetmesini kullanmış olabilir. Onlar derler ki, sevgi dolu bir Tanrı bize, kurtulmak için O’nun elini tutup tutmama konusunda özgür seçim verir ve gölde boğulmakta olan insanları ya kaderine terk eden ya da onları kurtarmaya çalışmayan yalnızca “kötü” bir Tanrı olabilir. “Sevgi dolu bir Tanrı onları boğulmaya terk edecek kadar nasıl bu kadar merhametsiz olabilir?” diye savunurlar.
Buna karşılık söylenebilecek birkaç şey vardır. Her şeyden önce şunu açıklığa kavuşturmalıyız: bizim geleneğimizi “özgür irade” geleneğinden ayıran şey, bir Tanrı’nın insanları sevmesi ve öteki anlayıştaki Tanrı’nın onları sevmemesi değildir. HAYIR… Fark, sevginin yoğunluğu ile kapsamı arasındadır. Tanrı’nın, sevdiklerini fidyeyle kurtarmak için canını vererek sevgisini ifade ettiği sevginin yoğunluğu ile; herkesi genel bir anlamda sevdiği ama özel olarak hiç kimseyi kurtarmadığı sevginin kapsamı arasındadır. Şimdi, boğulmakta olan adam benzetmesini bu iki bakış açısından yeniden düşünün:
(1) Çocuğun senin teknenin yakınında boğuluyor. Sen çok iyi bir yüzücüsün ama dalgalar büyük ve tehlikeli. Çocuğuna, kendisini kurtarmak için iradesinin gücünü kullanıp tekneye doğru yüzmesini söylüyorsun, ama o bunu yapamayacak kadar güçsüz. Elini uzatıyorsun, fakat çocuğunun sana ulaşabilecek kadar iyi bir yüzücü olup olmadığına ve kendi içinde kolunu uzatacak güce sahip olup olmadığına bağlı. Sen onu sana gelmesi için çağırmaktan başka bir şey yapmıyorsun ve yaptığın en fazla şey, kolunun uzanabildiği kadardır; çünkü onun özgür iradesini çiğnemek istemiyor, yüzüp yardımını tutup tutmayacağına kendisinin karar vermesini istiyorsun.
(2) Çocuğun senin teknenin yakınında boğuluyor. Sen çok iyi bir yüzücüsün ama dalgalar büyük ve tehlikeli. Buna rağmen çocuğuna olan sevgin bütün engelleri aşar ve hiç tereddüt etmeden, kendi hayatını riske atarak suya atlarsın ve çocuğunu boğulmaktan kurtarırsın. Sen kendin boğulursun ama çocuğun kurtulur. Başka bir deyişle, onun istekli olup olmadığını ya da gücü olup olmadığını görmek için beklemezsin. Onda bunların hiçbiri yoktur. Bu yüzden suya girer ve kendi hayatına mal olsa da çocuğunu kurtarırsın.
Bu iki babadan hangisi daha sevgi doludur?
İlki, eğer hâlâ fark etmediyseniz, Arminyenci “baba”dır. O, çocuğunu sıkıntı içinde görür ve onu ancak dalgalar arasından yüzüp babasının eline ulaşabilecek kapasitesi varsa kurtaracaktır. Bununla birlikte baba, oğlunun boğulmamasını GARANTİ ETMEK için kendi hayatını riske atmak istemez. Sevgisi harekete geçmez; bu yüzden bu sevgi etkisizdir. Her şey oğlunun nasıl karşılık vereceğine bağlıdır. Bu, şartlı bir sevgidir. Arminyenci müjde tam da böyledir; çünkü Tanrı insan iradesini herhangi bir şekilde çiğnerse, onların zihninde bu O’nu kötü yapar. [Not: Size şunu söyleyeyim. Eğer şimdi ben inatçıysam ve müjdeye itaat etmiyorsam, sonradan beni boğulmaktan kurtarmak için benim irademe “müdahale ederse” O’na minnettar olurdum. Benim ne istediğim değil, Tanrı’nın ne istediği önemlidir. Tanrı anlayışımın gözlerini açtığında, benim istediğim şey Tanrı’nın istediğine uygun olacaktır. Bu, benim doğal olarak üretebileceğim bir şey değildir. Kutsal Ruh’un etkin olması gerekir, yoksa ben ölürüm. Eğer çocuğuna bir araba çarpacak olsaydı, onun ne yapacağını görmek için mi beklerdin, yoksa onu kurtarmak için ona doğru mu koşardın? Bana göre çocuğun istememiş olması önemli değildir. Onu seviyorsam, bunu yine de yapardım. Gerçek şu ki, öylece oturup hiçbir şey yapmayan ve senin kendini kurtarmanı umut eden sevgi nasıl bir sevgidir? Bir ebeveynden, hele göksel Baba’dan, beklediğimiz sevgi türü bu mudur?]
İkinci benzetme ise Augustinci babanın benzetmesidir. Onun sevgisi etkilidir; çocuklarını sever ve sevgisinin gerektirdiğini yaparak çocuğunu kurtarır, kendi hayatını kaybetse bile. Tanrı sevgidir ve Tanrı’nın sevgisi O’nun Sözü gibidir… O, Sözü için şöyle der: “Dilediğimi gerçekleştirmeden ve onu gönderdiğim amacı tam olarak yerine getirmeden bana boş dönmeyecektir.”
Öyleyse yine soralım: bu hikâyedeki hangi baba daha sevgi doludur?
Elbette bu benzetmenin eksikleri vardır; çünkü gerçek hayatta oğul, babasının şeylerine karşı zaten ölüdür ve özerkliği ile gururu nedeniyle, kendi başına yapabileceğini bildiği (ya da öyle düşündüğü) şeyi yapabilmek için babasının yardımını asla kabul etmezdi.
Doğal olarak bunun ardından gelen soru şudur: Tanrı neden herkesi kurtarmıyor? Bu büyük bir sırdır; ama Tanrı’nın kendi iyiliği ve bilgeliği doğrultusunda hareket ettiğini ve nedenlerini anlayıp anlamadığımıza bakmaksızın daima doğru olanı yaptığını biliyoruz. Aynı sır, O’nun neden tek bir kişiyi bile kurtardığı sorusu için de geçerlidir. O’na karşı düşmanlığımız göz önüne alındığında, birini kurtarmayı seçmesi daha da şaşırtıcıdır. Neden bize hak ettiğimizi, yani adaleti vermesin? Dolayısıyla, O’nun neden yalnızca bazılarını kurtuluş için seçtiğini bilmediğimiz doğru olsa da, Kutsal Yazı bize “ne”yi ve “nasıl”ı öğretir… yani O’nun gerçekten de Kendisi için büyük bir insan topluluğunu kurtardığını. Ama “neden” sorusunun sırrına cevap vermek bize düşmez (çünkü O bunu bize açıklamamıştır); söyleyebileceğimiz tek şey bunun O’nun iyi isteği olduğudur… Ve bazıları gibi, seçimin O’nun kötü güdülere sahip olması gerektiği anlamına geldiğini de varsaymamalıyız. Tanrı’nın karakterinin her zaman iyi ve güvenilir olduğunu vahiyden biliyoruz; bu yüzden, O’nun seçimini Kendisinde bulunan iyi nedenlerle yaptığını kesin olarak bilebiliriz; her ne kadar Tanrı’nın amaçlarını tam olarak anlayamasak da.
Ama Tanrı’nın bize açıkladıklarından bir şey anlayabilmek için, şunu göz önünde bulundurun:
Arminyenci, bir isyankârın mahvolmasına izin veren bir Tanrı’yı kötü olarak adlandırır. Bu argümanın yanlış muhakemesini ortaya koymak için, Kutsal Kitap’a uygun şekilde şu cevabı vermeliyiz: Tanrı ancak onların hak ettikleri adil cezayı hak etmemeleri durumunda “kötü” olurdu. “Gölde boğulmak” benzetmesini kullanarak, bizim kurtuluştan önceki durumumuzu sanki tehlikesizmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Bu yanlış mantıksal muhakemeye “merhamete başvurma” denir. “Bakın, umutsuz bir insan boğuluyor ve Kalvinizm’in Tanrısı hiçbir şey yapmıyor. Bu Tanrı bir canavar olmalı.”
Belki, eğer sorunumuz yalnızca fiziksel yetersizlik olsaydı ya da masum bir insan boğuluyor olsaydı, o zaman elbette Tanrı’yı bir canavar olarak görmeye daha yatkın olabilirdik. Ama Kutsal Yazı günahlı bir yüreğin doğasını böyle tanımlamaz. Kutsal Yazılar, yenilenmemiş insanların doğaları gereği Tanrı’ya karşı isyankâr ve düşman olduklarını söyler. Benzetmelerin kusursuz olmadığını kabul etmekle birlikte, bu boğulma benzetmesi yine de anlam kazanmak için merhamete dayanır; ama Kutsal Yazı’ya yabancı bir varsayımı ona dayatmaktadır: sanki biz yalnızca umutsuz, masum ve yardıma muhtaç kişiler idik ve bu yüzden Tanrı bizi boğulmaktan kurtarmak zorundaydı. Bu benzetmeye göre yerine getirmemiz gereken tek şart elimizi uzatıp O’nun elini tutmaktır; onların mantığına göre Tanrı da elini uzatmak zorundadır, yoksa kötü olurdu. Bu sevgi türü yalnızca şartlı olmakla kalmaz, aynı zamanda umutsuz kişiye uzaktan seslenmekten başka yardım da etmez. Umarım bu tür bir düşüncenin açık sorununu görmeye başlıyorsunuzdur.
Gerçekleri doğru anlayalım: Kutsal Yazı hiçbir yerde, dolaylı olarak bile, masum bir insanın boğulduğunu söylemez. Aksine bizi, Tanrı’ya karşı olan bir düşman ordu gibi; gerçeği bastıran, Tanrı’nın yerine kendi putlarımızı koyan ve ödeyemeyeceğimiz bir borca sahip olan insanlar olarak tasvir eder. Kutsal Kitap, karanlığı sevdiğimizi ve ışıktan nefret ettiğimizi söyler; bu da arzularımızın Tanrı’dan uzaklaşmaya meyilli olduğu anlamına gelir. Michael Horton bunu bir keresinde şöyle ifade etmişti: Biz Tanrı’yı, bir hırsızın polisi bulamamasıyla aynı sebepten ötürü bulamayız. Sorun yalnızca fiziksel bir yetersizlik değildi; durumumuz, kararmış arzulara sahip ahlaki bir yetersizlik olarak tanımlanır (Yuhanna 3:19); Tanrı’nın şeylerini arzulayabilmek ve anlayabilmek için yeni doğuşa (Yuhanna 3:3-6), tamamen yeni bir doğaya ihtiyaç duyan bir durumdur (1. Korintliler 2:5-14). Hatırlamamız gereken bir şey de şudur: hepimiz borçluyuz, çünkü Tanrı’nın kutsal yasasını çiğnedik. Ödeyemeyeceğimiz bir borcumuz var; bedel çok yüksektir. Bu da hepimizin haklı olarak Tanrı’nın gazabını hak ettiği anlamına gelir. Eğer Tanrı bütün insan ırkını yok etseydi, bu tamamen adil olurdu; çünkü haklı olarak hak ettiğimiz budur. Eğer hepimiz sonsuz cehenneme atılsaydık, haklı olarak hak ettiğimizi almış olurduk.
Ama madem benzetmeler kullanıyoruz, işte bir tane daha: eğer dokuz kişi bana borçluysa ve ben bunlardan yedisinin borcunu silsem, öteki ikisinin şikâyet edecek hiçbir şeyi olmazdı. Aynı şekilde, Tanrı hiç kimsenin borcunu silmese tamamen adil olurdu; ama eğer bazılarının borcunu silerse, ötekilerin şikâyet etmeleri için hiçbir sebep yoktur. Ödemekle yükümlüdürler, ama ödeme güçleri yoktur (bkz. Romalılar 3:20). Tanrı, hiç kimsenin borcunu silmek zorunda değildir; ama sevgi dolu ve merhametli olduğu için, egemen iradesinin iyi dileği uyarınca kurtarmaya geldiği kişilerin borcunu Kendisi ödedi (Efesliler 1:4, 5).
Şunu da hatırlamalıyız ki, Tanrı’nın birden fazla sıfatı vardır… Ve ayrıca Tanrı’nın sonsuz derecede kutsal ve adil olduğunu da unutmamalıyız. Kurtulduğumuzu söylediğimizde, bununla ne demek istiyoruz? Neden kurtulduk? Biz Tanrı’dan kurtulduk. Evet, Tanrı’dan kurtulduk. Eğer Tanrı gerçekten adil bir Tanrı ise, O’nun gazabı suçlunun üzerine düşmelidir. Tanrı kutsaldır ve hiçbir günah O’nun huzurunda duramaz; O’nun adaleti haklı bir ödeme talep eder, ama bu ödemeyi biz yapamayız.
Böylece Tanrı insanlara bu hayatta şu iki şeyden birini verir: adalet ya da merhamet. Mesih’te olanlar merhamet almıştır. Bu, Tanrı’nın bizde Kendisini bize yöneltecek bir şey görmüş olmasından ya da bizde büyük bir yetenek bulunmasından dolayı değildir; yalnızca O’nun büyük merhameti sebebiyle bizi kurtarmıştır.
Bizi imanımızdan dolayı sevmedi; fakat iman edelim diye sevdi ve fidyeyle kurtardı. Biz yalnızca iman aracılığıyla aklanıyoruz; ama düşmüş, düşmanca ve yenilenmemiş doğamızda imanı biz üretmedik… Tanrı, merhamet göstererek, bizim tövbe edip Müjde’ye iman etmemizi sağladı (2. Timoteos 2:25, Efesliler 2:8). Bize yeni doğuşta verdiği lütfundan ayrı olarak, kendiliğimizden asla O’na gelmezdik. O, kendisine tapınalım ve O’nunla paydaşlığımız olsun diye bizi bulmaya ve ölümden kurtarmaya geldi. Dolayısıyla, insanlar cehennemde acı çekiyorsa, bu Tanrı’nın hiçbir sebep olmaksızın öyle karar vermesi yüzünden değildir. Onlar günahları yüzünden acı çekerler; eğer biz kurtulduysak, bu yalnızca O’nun lütfu sayesindedir.
Kendimizde hiçbir şey olmamasına rağmen, Tanrı, halkı için Tanrı’nın gazabının tüm yükünü taşımak üzere İsa Mesih’in kişiliğinde geldi. Hak ettiğimiz ceza O’nun üzerine düştü. Seçilmemiş olanları istediklerini yapmaya bırakır. Onlar isyan etmeyi seçerler, çünkü doğal eğilimleri budur. O halde, Tanrı gerçekten boğulmakta olan bazı umutsuz insanların üzerinde durup bakan bir canavar mıdır? Hayır; O, kendisine karşı olan ve O’nun yardımını istemeyen bazı insanların karşısındadır. Aslında onlar Krala karşı silah kuşanırlar. O’ndan kaçmak, özerklik ve isyan ilan etmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar.
Tanrı kullarını ve Oğlu’nu gönderir, ama biz onları öldürürüz. Tanrı, Oğlu’nu öldürenleri kurtarmak zorunda mıdır? Hayır, onları ateş gölüne atarsa adildir. Ama O’na karşı yaptığımız her şeye rağmen, O, haklı olarak hak ettiğimiz cezayı kendi kişiliğinde taşıyarak sevgiyle gelir. İşte büyük sevgi budur. Ama O, merhamet edeceğine merhamet edecektir (Romalılar 9:15, 16). Ey insan, bazılarını kurtarıp bazılarını bıraktığında Tanrı’ya kötü ya da adaletsiz olduğunu söyleyecek sen kimsin? O’nun tek bir kişiyi bile kurtarmasına hayret etmeliyiz. Her insan, hepimizi mahkûm etmesinde O’nun adil olduğu konusunda hemfikirse (Arminyenciler de buna katılır), O bazılarını yargılayıp geri kalanını kendi iyi ve bilge nedenleriyle kurtardığında, O’nu nasıl adaletsiz sayabilirler?
Bütün bunların ışığında kendimize şunu sormalıyız: sevgi nedir? Kutsal sevgi nedir? … Ve hangi tanım gerçek Kutsal Kitap sevgisiyle daha çok uyuşur? İsa, Yuhanna 10’da yalnızca “koyunlarını adıyla çağırıp onları dışarı çıkardığını” (Yuhanna 10:3) değil, aynı zamanda “iyi çobanın koyunları uğruna canını verdiğini” de söyledi (Yuhanna 10:11, 15); fakat başkaları hakkında da şöyle der: “Siz iman etmiyorsunuz, çünkü benim koyunlarımdan değilsiniz” (Yuhanna 10:26). O, koyunları uğruna canını verir; ama bazıları O’nun koyunları değildir ve bu yüzden iman etmezler. İsa şöyle dedi:
“TANRI ONLARA UYUŞUKLUK RUHU, GÖRMESİNLER DİYE GÖZLER VE İŞİTMESİNLER DİYE KULAKLAR VERDİ; BUGÜNE KADAR BÖYLEDİR” (Romalılar 11:8)
“Yeşaya’nın şu peygamberlik sözü onlar hakkında yerine gelmektedir: ‘DUYARAK DUYACAKSINIZ, AMA HİÇ ANLAMAYACAKSINIZ; BAKARAK BAKACAKSINIZ, AMA HİÇ GÖRMEYECEKSİNİZ’” (Matta 13:14)
“Ey Tanrı’nın zenginliğinin, bilgeliğinin ve bilgisinin derinliği! O’nun yargıları ne denli araştırılamaz ve yolları ne denli izlenemezdir!” (Romalılar 11:33)
- J.W. Hendryx
Çeviri kaynağı: http://www.reformationtheology.com/apologetics/